Lilypie Kids Birthday tickers

13 Eylül 2009 Pazar

Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar


Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir.


Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür.

Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur.

Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.

Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez.

Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır.


Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.


Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür. Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider.


Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar.

Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır. Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.



Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun

ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı ben köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse


Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse

Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun

ben annemi özledim

Hem annemi hem babamı ben köyümü özledim



Kaynak:Türk Halk Müziği ve OyunlarıSayfa 164Cilt1 Sayı4 Yıl1 - 1982

10 Eylül 2009 Perşembe

MUTLULUĞUN RESMİ...

Oyy oy.
Kim çizmiş çizebilmiş ki ben çizeyim .
(Ama Yavru Kuşum fotoğrafta çizmiş bir kısmını mutluluğa ait olan resmin)
Yıllar önce stajyer öğretmen iken ben bir usta öğretici hanım bize soruyor "mutluluk nedir?" diye.
Her arkadaş bir iki kelam ediyor. Benden didaktik bir tanım: MUTLULUK BELİRLENEN HEDEFE ULAŞMAK.
Arkasından herkeste bir duraklama dönemi. Usta öğretici de durup düşünüyor , o da tanımı çok beğenip "Sanırım en doğru tanım bu." diyor.
İlerlemek üzere başka bir konuya geçmeye hazırlanırken stajyer arkadaşlardan biri itiraz ediyor:
_Ya belirlenen hedef yanlışsa. Bunu sonradan farkedersek.
Usta öğretici konuyu uzatmamak adına "yok önceki tanım yeterliydi" deyip geçiştiriyor.
Ben kararsız kalıyorum.
......................
Vee şimdi bugün anlıyorum ki HAKLIYMIŞ.
Belirlenen her hedef insanı mutluluğa götürmüyormuş.

Doğru hedefler ve doğru kararlarla hayatta mutluluğu yakalayabilmek ümidiyle........

8 Eylül 2009 Salı

CİLVELİ HANIMLARDAN SONRA....

Cilveli kahve....
.
.
.
Kahveyi çok severim bendeniz.
.
.
Korda pişirirdi ninem kahveyi. Harika olurdu.
Telvesini yemeyin karakız olursunuz uyarılarını hiç kaale almazdım zira ben sarışın bir Trakya kızıydım nasıl karakız olabilirdim ki.
.
.
Ben neskafeden, kapiçinodan..... daha çok severim Türk kahvesini.
.
.
Ama cilvelisini hiç denemedim. Çok ta merak ediyorum.
.
.

(netgazete.com'dan)
Manisa'da öğütülmüş bademle servis edilen ve ''cilveli'' adıyla bilinen Türk kahvesi, patentle koruma altına alındı.

Manisa'nın tarihi ve turistik mekanlarından olan Yenihan'da kafe işletmeciliği yapan Tamer Çipiloğlu, kent kültürünün ilginç tatlarından olan, ancak unutulmaya yüz tutan cilveli kahveyi tekrar canlandırmaya çalıştıklarını söyledi.

Manisa'da eski dönemlerde gelinlik kızların, eve gelen görücülere cilveli kahve yaptığını belirten Çipiloğlu, şöyle dedi: "Cilveli kahve, sunumu ve tüketiliş şekliyle diğer kahvelerden ayrılıyor.

Fincana dökülen bol köpüklü Türk kahvesinin üzerine çifte kavrulmuş, öğütülmüş badem ve iki çeşit baharattan oluşan karışım dökülüyor. Kahvenin yanında bir kaşık veriliyor. Kahve içilmeden önce bademler yeniyor. Ardından kahve içiliyor. Köpükle badem ezmesinin karışımı özel bir tat oluşturuyor. Dövülmüş bademin kahvenin dibine çökmemesi için mutlaka çifte kavrulmuş olması gerekiyor.''
.
.
.
.
KAHVELİ SÖZLER:)
Uyku yorgansız kahve dumansız olmaz.
.
Dumansız kahve imansız Türk’e benzer.
.
Kahveyi gece kadar siyah, cehennem kadar sıcak ve kadın kadar tatlı içeceksin.- Kolombiya atasözü
.
Kahvenin kahve olabilmesi için, aşk gibi değil, ölüm gibi acı olması gerekir.- Bir arap söylemi
.
Şeytan kadar kara, cehennem kadar sıcak, cennet kadar güzel, aşk kadar tatlı.
.
Gönül ne kahve ister, ne kahvehane, gönül sohbet ister, kahve bahane.
.
Kahve, tütün, keyifler oldu bütün.
.
Kahvenin yüzü kara, ama yüz ağartır.

(kahvekeyf.com'dan)
.
.
.
Vee bir de kahveli güzel hikayemiz var bilinen.(netten)
.
.
.
Kiza bir partide rastlamisti..
Harika birseydi. O gün pesinde o kadar delikanli vardi ki..
Partinin sonunda kizi kahve içmeye davet etti.Kiz parti boyu dikkatini çekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik gösterisi yaparak kabul etti.
Hemen kösedeki sirin kafeye oturdular.
Delikanli öyle heyecanliydi ki, kalbinin çarpmasindan konusamiyordu.

Onun bu hali kizin da huzurunu kaçirdi.. "Ben artik gideyim" demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu çagirdi.."Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "
Kahveme koymak için.."Yan masalardan bile saskin yüzler delikanliya bakti..Kahveye tuz!..Delikanli kipkirmizi oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye basladi.

Kiz, merakla "Garip bir agiz tadiniz var" dedi..

Delikanli anlatti:"Çocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim. Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadi çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde hissetsem, çocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi hatirliyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar.. Onlari ve evimi öyle özlüyorum ki.."Bunlari söylerken gözleri nemlenmisti delikanlinin..

Kiz dinlediklerinden çok duygulanmisti.Içini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini düsünen, evini arayan, evini sakinan biri.. Ev duyusu olan biri..
Kiz da konusmaya basladi.. Onun da evi uzaklardaydi.. Çocuklugu gibi.. O da ailesini anlatti. Çok sirin bir sohbet olmustu.. Tatli ve sicak.. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel baslangici olmustu tabii..
Bulusmaya devam ettiler ve her güzel öyküde oldugu gibi, prenses, prensle evlendi.
Ve de sonuna kadar çok mutlu yasadilar.
Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasik tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdigini biliyordu çünkü..
40 yil sonra, adam dünyaya veda etti."Ölümümden sonra aç" diye bir mektup birakmisti sevgili karisina..

Söyle diyordu, satirlarinda.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatimizi bir yalan üzerine kurdugum için beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. Ilk bulustugumuz günü hatirliyor musun?.Öyle heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken 'Tuz' çikti agzimdan.. Sen ve herkes bana bakarken, degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hiç aklima gelmemisti. Sana gerçegi anlatmayi defalarca düsündüm. Ama her defasinda korkudan vazgeçtim.
Simdi ölüyorum ve artik korkmam için hiçbir sebep yok..
Iste gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pismanlik duymadan. Seninle olmak hayatimin en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu tuzlu kahveye borçluydum.

Dünyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yasamak, seni yeniden tanimak ve bütün hayatimi yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."

Yasli kadinin gözyaslari mektubu sirilsiklam islatti.
Lafi açildiginda birgün biri, kadina "Tuzlu kahve nasil bir sey" diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadinin.."Çok tatli!.." dedi..
.
.
.
Herkese TUZLU KAHVE benden. (kırk yıl hatırım olsun diye:)

6 Eylül 2009 Pazar

BİR FOTOĞRAFA İKİ ÇİÇEK YETER

....demiştim ama....

Fondakiler ve ben...

2'yi aşmışız:)

28 Ağustos 2009 Cuma

DENİZDEN BİZE KALANLAR

Denizi çok seven Yavru Kuş bu sene daha bilinçliydi. Sudan geçen senede korkmamıştı ama bu sene daha da bir cesurdu.

Kumdan kalemizi de yaptık. Hatta kalemiz küçük bir savaşta büyük bir savunma sağladı:)

Kumları etrafa savurmak ta en ilginç ve eğlencel oyunlarından biriydi.




Gözlüğümüz de vazgeçilmezlerimizdendi tabi ki:)



Vee denize gittin mi Burak sorusuna ilk verilen cevap:
_Anne ben denizde LU LALA söyledim ama.


25 Ağustos 2009 Salı

SİYAH GÖZLERİNE BENİ DE GÖTÜR



Daha dokunmadan kurudu

İrem çöllere bir türlü yağamıyorum

Yeni bir koşunun başlangıcında

Biraz deprem sonrası

Biraz şehir hülyası

Bir kalp yangınından geriye kalan

Siyah gözlerine beni de götür

Artık bu yerlere sığamıyorum.


Pembe uçurtmalar yolladığından beri

Sarardı tiryaki menekşeleri

Sonbaharın tozlu kafeslerinde

Sevgi turnaları yakalıyorum

Turnalar gidiyor;ben kalıyorum

Avareyim,asudeyim,yorgunum

Bilmiyorum neden sana vurgunum


Erzurum garında banklar üstünde

Uyku tutmuyor karanlıkları

Yitik düşlerimi kovalıyorum

Gölgeler gidiyor;ben kalıyorum.



Binbir türlü kokuyorsa yaylalar

Siyah gözlerine beni de götür

Baharın koynundan koparıp

Sana ipek bir mendile sardığım yüreğimle

Şehzade gülleri gönderiyorum

Umutlar kalıyor;ben gidiyorum.



Bütün yelkenlileri,deniz fenerlerini

Kaptanları sorgulayan

Yanından geçen küheylanların

Korku tufanına yakalandığı

Siyah gözlerine beni de götür

Güneş ülkesinden gelen yiğitler

Benzeri olmayan bir dünya kursun

Cellat,ayrılığın boynunu vursun.



Usul usul intizarı çürüten

Bu hercai diken,bu çılgın arzu

Sürüklüyor imkansız muştuların

Eşiğine gönül vadilerini

Bir ağaçtan düşen yapraklar gibi

Düşüyorum tanyerine

Ya topla yaralı kırlangıçları

Ya da bu vefasız şarkıyı bitir

Özgürlüğe giden tutsaklar gibi

Siyah gözlerine beni de götür.


23 Ağustos 2009 Pazar

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

Çok bilinen bir hikaye ile başlıyor ama yazının devamı çok motive edici.

Bilge bir öğretmen öğrencilerini etrafına toplar ve
“ Şimdi herkes defterinin bir sayfasına yapamayacağını düşündüğü her şeyi yazsın” der.
Öğrenciler, düşüne taşına yapamayacaklarına inandıkları her şeyi sıralamaya başlarlar.
Nice zaman sonra çocuklar yazacaklarını bitirir.
Ve bilge öğretmen;
“Şimdi yazdığınız o sayfayı defterinizden yırtın ve masadaki bu kutunun içerisine atın” der.
Çocuklar büyük bir keyifle, o sayfayı yırtarlar ve kutuya atarlar.
Öğretmen kutuyu alır ve çocukları okul bahçesine çıkarır.
Bahçede küçük bir çukur kazar ve çocukların yazdıklarını o çukura boşaltır.
Ve ardından kâğıtları yakar. Kalan küllerin üzerini toprakla örterek gömer.


Ben bunu yapamam

Bu sınavı kazanamam.
Topluluk karşısında konuşamam.
Kilo veremem.
Yüzmeyi öğrenemem.
Araba süremem.
Spor yapamam.
Uçağa binemem.
Matematiğe kafam basmaz.
Kendi elbiselerimi kendim alamam.
Adres soramam.
Sizin listenizde neler olurdu acaba?
Oysa birisi bir işi yapabiliyorsa, siz de yapabilirsiniz.
Önemli olan, onun nasıl yaptığıdır.
Siz de aynı şeyleri yaparsanız aynı başarıya ulaşabilirsin.
İnsanlar arasındaki fark kapasite farkı değildir.
Kapasitelerini kullanabilme farkıdır.
Bunu da insanların inançları belirler.
Yani ne sizin için mümkün, ne değil.

Aynı şeyleri yaparsanız aynı sonucu alısınız.

Eğer bir işi bir defa denediniz yapamadıysanız ve bir daha yine eski stratejinizle denerseniz yine yapamayacağınızı garantilersiniz.
Ve sonuçta; nurtopu gibi bir öğrenilmiş çaresizliğiniz olur.
Bir defa topluluk karşısına çıkmış ve eliniz ayağınız birbirine dolaşmış; soğuk soğuk terler dökmüş ve bir an önce oradan kurtulmaya çalışmışsanız…
Bir sınava hazırlanıp sonuç hüsran olmuşsa…
Karnenizde 1’ler 2’ler kolkola girmiş kolbastı oynuyorsa…
Bu durumu iki şekilde değerlendirirsiniz.
1- Ben bu işi yapamam.
Bu çaresizliğin ta kendisi.
2- Bir şeyleri eksik ve yanlış yapıyorum galiba; eksikliklerimi tamamlayım, yanlışlarımı düzelteyim. Sonuçta bunu ben de yapabilirim.

Bu bakış açısı ise bir olumsuz deneyimi öğrenmeye çevirmedir.
Çünkü aynı şeyleri yaparsanız aynı sonuçlara ulaşırsınız.
Farklı sonuçlar için farklı şeyler yapmak zorunludur.
Çoğumuz, olumsuz deneyimlerimizi yaşamımızda bizi sınırlayan engeller olarak beynimize kaydederiz.
Çünkü geçmişten gelen beyin programlarımız, düşünce tarzınız otomatik pilota bağlanmış gibi bizi bu sonuca götür.

Orhan EFTAL- KÖŞE YAZISI